Giriş
Soğuk Savaş sonrası dönemde Türk Dış Politikasında (TDP) gözlenen köklü değişikliklerden biri Türkiye’nin hem bölgesel hem de küresel düzlemde uluslararası politikada giderek artan şekilde aktif roller üstlenmesidir. Türk dış politikasında yeni aktivizm olarak ifade edilen ve Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana izlenen ihtiyatlı ve Batı yönlü dış politikadan farklılaşmayı vurgulayan bu yaklaşım, büyük ölçüde hem küresel sistemde hem de Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi coğrafyada 1990’lı yıllarda meydana gelen siyasi, askeri ve ekonomik değişikliklere karşı Türk dış politikası yapımcılarının uyum çabasının bir sonucudur. Çevresel dinamiklere daha duyarlı olmaya ve krizleri önlemek için ikili ve çok taraflı aktif diplomasiye öncelik vermeye dayanan Ankara’nın yeni dış politika stratejisi pek çok gözlemcinin dikkatini çekmekte ve hatta Türkiye’nin siyasi kimliği ve dış politika tercihleri konusunda yeni tar-tışmalara da yol açmaktadır. Bazıları bunu Türkiye’nin dış politikasının giderek bağımsızlaşması olarak okurken , diğer bazıları Türkiye’nin Ortadoğululaşması ya da Türklerin Ortadoğu’ya yeniden dönüşü olarak yorumlamaktadır.
AKP döneminde Türk dış politikasının mimarı olarak görülen Davutoğlu ise bunu Türkiye’nin “merkez ülke” olma stratejisiyle açıklamaktadır. Türkiye’yi yeniden merkez ülke yapmaya yönelik yeni Türk dış politikasının uygulanmasında en çok göze çarpan yönlerinden biri de Türkiye’nin uluslararası örgütlerde giderek artan ve çeşitlenen rolüdür. 1980 sonrası dönemde başlayan dışa açık ekonomik büyüme modeline uygun olarak dış dünya ile ekonomik ve ticari ilişkiler ağını geliştiren Türkiye’de, yeni siyasi elitler ve bürokrasi ekonomik gelişmenin ancak istikrarlı ve güvenli bir uluslararası ortamda mümkün olacağı gerçeğini iyi kavramış görünmektedir. Zira Gönlübol’un belirttiği gibi, ülkeleri uluslararası örgütlenmeye iten temel saik ortak sorunlara çözüm arayışıdır. Günümüzde de giderek uluslararası boyut kazanan sosyal, ekonomik ve kültürel yaşam ülkeleri yalnızca güvenlik alanında değil, hemen her alanda çok yönlü işbirliğine zorlamaktadır. Turgut Özal’la başlayan ve AKP hükümeti döneminde olgunlaşarak kuramsal bir çerçeveye oturan yeni Türk dış politikası, değişen çevresel şartlara karşı aktif tavır almayı ve bölgenin ve küresel sistemin barış ve güvenliğinin sağlanmasında çözüm üretici inisiyatifler geliştirmeyi içermektedir. Böyle bir aktif dış politika kaçınılmaz olarak uluslararası politikada savaştan çok diyalog ve diplomasiye öncelik veren; şiddeti bir sorun çözme aracı olarak dışlayan ve ülkelere kendi sorunlarını meşru siyasi zeminlerde tartışma imkânı sağlayan uluslararası örgütlerle bağlantılarını güçlendirmeyi de zorunlu kılmaktadır. Türkiye’nin bu yeni yaklaşımı, uluslararası ilişkilerin “uluslararası olmaktan ziyade toplumların iç içe geçtiği global bir yapıya” doğru dönüştüğü küreselleşme çağının ekonomik ve siyasi mantığıyla da uyumlu olduğu savunulmaktadır. Bu sayede Türkiye, Batılı müttefikleri ile eski bağlarını zayıflatmadan kendi bölgesinde uluslararası sistemin hegemonik güçlerinden görece bağımsız hareket etme serbestîsi de ka-zanmaktadır. Bununla birlikte, Türkiye’nin bölgesel düzeyde elde ettiği diplomatik gücü onun NATO ve AB gibi Batılı kuruluşlarla ilişkilerini zenginleştirecek artı bir siyasi değer olarak görülmektedir.
Gerçekten de Türkiye son yıllarda Avrupa, Balkanlar ve Kafkasya ile Ortadoğu ve hatta Akdeniz bölgesindeki tüm siyasi ve askeri gelişmelerde uluslararası diplomasinin temel aktörlerinden biri haline gelmiştir. Türkiye uluslararası platformlarda giderek artan bir şekilde dostluğu ve desteği aranan, yaratıcı ve barışçı çözümler üreten güvenilir bir diplomatik ortak olarak görülmeye başlanmıştır. Nitekim Ankara son beş yılda Cumhuriyet tarihinin en yoğun diplomatik temaslarının yürütüldüğü, çok sayıda dünya liderinin veya yabancı bakanın ziyaret ettiği dünya başkentlerinden biri haline gelmiştir. Öte yanan Türkiye’yi dışarıda temsil eden Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Dışişleri Bakanları da yakın zamana kadar ihmal edilen bölgelere yoğun biçimde ziyaretler gerçekleştirmektedirler. Türkiye Cumhurbaşkanı ve Başbakanı Arap Birliği ve Afrika Birliği gibi bölgesel düzeydeki önemli uluslararası forumlara özel konuşmacı olarak davet edilmektedir. Ayrıca Türkiye, Amerikan Devletleri Örgütü, Karayip Devletleri Birliği ve Afrika Birliği’nin faaliyetlerine daimi gözlemci statüsüyle etkin bir şekilde katılmaktadır. Türkiye 2007 yılında Arap Birliği ile de ilişkilerini ve işbirliğini kurumsallaştırmak üzere Türk-Arap İşbirliği Forumu kurulmasını öngören bir Çerçeve Anlaşması da imzalamıştır. İlaveten Türkiye, Güney Doğu Asya Ülkeleri Örgütü (ASEAN) ile de benzer kurumsal bağlar kurmaya çalışmaktadır. G-8’in bir uzantısı olan G-20 gibi küresel oluşumların toplantılarına da Türkiye düzenli olarak davet edilmektedir. Bu alandaki Türkiye’nin son diplomatik adımı BM Güvenlik Konseyinin geçici üyeli-ğine aday olması ve 151 üyenin desteği ile seçilmesidir.
Aşağıda açımlanacağı üzere geleneksel olarak Türk dış politikası uluslararası ilişkilerde Türkiye’nin hassas jeopolitik konumunu dikkate alan, Osmanlı’nın son dönemi ile kurtuluş savaşının ve cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki acı tecrübelere dayanan ve nihayet Atatürk milliyetçiliği ve pragmatizminden ilham alan realist bir perspektife oturmaktadır. Bu nedenle uluslararası örgütlere çoğu kez şüpheyle yaklaşılmış, ancak ülke güvenliği ve hayati ulusal çıkarların korunması söz konusu olduğunda NATO gibi örgütlere öncelik ve önem verilmiştir. Bu tarihsel miras göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye’nin dış politikasında uluslararası örgütlerle giderek derinleşen ilişkileri ve çok yönlü diplomasiye öncelik veren yeni dış politika yaklaşımı realist para-digma dışında yeni teorik açıklamalara başvurmayı da gerekli kılmaktadır. Nitekim son yıllarda Türk dış politikasının analizinde ülkenin jeopolitik gerçekleri kadar, Türkiye’nin iç siyasetine yön veren toplumsal dinamiklere (etnik ve dini temelli kimlik çatışmaları) ve ülkedeki yönetici elitin içsel dönüşümüne vurgu yapan konstrüktivist yorumlara da yer verilmektedir. Ayrıca neofonksiyonalizm ve diğer ekonomi-politik yaklaşımlar da Türkiye’nin uluslararası örgütleri dış politikasının icrasında stratejik bir araç olarak gören yeni yaklaşımını anlamda açıklayıcı olabilir.
Bu çalışma kendi bütünlüğü içinde aşağıdaki sorulara cevap aramaktadır.
1)Türk Dış Politikası yapımcılarının Osmanlı’dan günümüze uluslararası örgütlere bakış açısı nedir ve bu algılamalar zamanla nasıl değişmiştir?
2)Türk dış politikasındaki yeni aktivizm bağlamında uluslararası örgütlere nasıl bir rol biçilmektedir?
3)Türkiye’nin yeni küresel şartlara uyumu bağlamında üstlendiği aktif diplomasi ve çevresiyle çok yönlü yapıcı işbirliği geliştirme politikası nasıl açıklanabilir? 4)Uluslararası örgütlerle artan bağları TDP’nın yönünü ve teorik örgüsünü nasıl etkilemektedir?
Modern Türk dış politikasında uluslararası kuruluşlarla ilişkilerinin yeri ile bürokratik ve siyasi elitlerin bu kuruluşlara bakışını irdelemek için genel anlamda Türk dış politikasına yön veren tarihsel, stratejik, sosyo-psikolojik ve konjonktürel faktörlere bakmak gerekmektedir. Bu çerçevede Cumhuriyetin kuruluş şartlarını, Osmanlıdan devralınan siyasi-kültürel mirası ve yeni ulus devletin kurucu iradesinin dünya ve siyaset algısının analizi oldukça önemlidir. Biz de burada önce 19. yüzyılda Osmanlının büyük devletlerle ilişkilerini ve bunun Cumhuriyetin kurucularının uluslararası sistem algılamalarını nasıl etkilediğine değineceğiz. Ardından 1923 sonrasında Türkiye Cumhuriyetinin ulus-lararası örgütlerle ilişkisini, uluslararası politikada meydana gelen köklü yapısal dönüşümleri ve iç siyasetteki değişiklikleri de dikkate alarak üç ana başlık altında inceleyeceğiz. Bunlar; 1)1923’ten ikinci dünya savaşı sonuna kadar olan bağımsızlık ve egemenlik öncelikli kurucu yıllar, 2)1945–1990 arasındaki Soğuk Savaş yıllarını kapsayan tam Batıcılık dönemi ve 3) Soğuk Savaş sonrası dönemi kapsayan çok boyutlu ilişkiler dönemidir.
|